2 Cities 1 Woman

Madrid’de Bir Haftasonu 1

Aslında ”Madrid’de Sıradan Bir Haftasonu” diyecektim de beni tanımayanlar için o kadar da antipatik görüntü vermeyelim. Malum üç kız gezince fotografımız da, instagram klişeleriyle ilgili geyiğimiz de boldu. Bu da onlardan biri işte Madrid’de sıradan bir gün. Elimizin kiri ayol ne var. Yoksa siz her haftasonu evde mi oturuyorsunuz?

New York, İstanbul ve Bremen’den üç arkadaş buluştuk biz Madrid’de. Cuma öğleden sonra, önce ben vardım Madrid’e. Havaalanında bavulumu biraz fazlaca bekledim, İspanyol rahatlığına verdim.

Daha uçak inerken yüzüme vuran güneş suratıma hiç geçmeyecek olan bir şeberik sırıtma yerleştirdi hemen. Havaalanından çıktığım gibi bir taksiye atladım. Hola da dedim ya tipim de benziyor zaten taksici patır patır İspanyolca konuşmaya başladı. Dedim yavaş gel hacı Türk’üm ben, turist şeysinden öyle Hola dedim hemen.

Hazırlıklarım çok son ana kaldığından cebimde 20 Euro’yla Madrid’e uçtum 🙂 halbuse insan bakkala giderken yanına daha çok para alıyor. Neyse kardeş sen beni bir ATM önünde bekler misin deyince pos makinesi gösterdi hemen. O güneşin altında hiçbir şey kötü gidemez zaten dostum. Havaalanı ile merkez arası sabit 30 Euro.

Kiraladığımız dairemiz bu. Lokasyonu, temizliği, o lokasyona rağmen sakinliği ile gönlümüzü fethetti. Madrid’e çocukla da çocuksuz da gitsem hep orada kalırım. Bu arada asansör birinci kattan başlıyor. İlk katı merdivenle çıkacaksınız. Sonra bebek arabasıyla çok zorlandık diye bana çemkirmeyin. Ama ben giderdim yani çocukla da. O derece beğendim. Farkettiğiniz üzere Madrid’e de yeniden gitmek istiyorum, Madrid’i de çok beğendim, o derece 🙂

İki yatak odamızın ikisi de sokağa bakmadığından karanlık lakin sessiz. Taksim meydanında mışıl mışıl uyuduk diye düşünün. Puerte del Sol denen bu meydan sizin mihenk taşınız. Her yere buradan gideceksiniz. Herkes burada buluşuyor. Bizim ev de bu meydanda işte.

Eve vardığımda buluşacağım kişi arayıp başka bir randevusu çıktığını biraz gecikeceğini evin karşısında kahve içebileceğimi söyledi ama ben o cafeyi beğenmediğimden, evet sadece bu sebeple 🙂 sokağımızdaki Oysho’da biraz alışveriş yaptım. Evin altında da Zara var 🙂

Anahtarları verdikten sonra Alex bir de Madrid haritası verip üzerini de gidilecek yerlere göre işaretliyor.

Kızlar geldikten sonra hoş beş falan derken hemen çıkıp Madrid’liler için erken bir saatte yakındaki bir tapas bara gidiyoruz.  Mekanın adı Casa Labra. Hemen Puerte del Sol yani güneş meydanında. Kapıda sıra. Madrid’e sıra olan yere girin arkadaş. Ordan anlayın o mekan güzel ve lokaller tarafından tercih ediliyor. Zaten Madrid demek sıra beklemek demekmiş anladık biz onu. Casa Labra’da ”Tinto de Verana” denen sangriaya benzeyen ama sangria olmayan bir yaz şarabı içtik. O kadar beğendik ki sonrasında sürekli tinto de verena içtik. Üç çeşit tapas var. Balık kızartma, peynir kızartma ve ton balığı. Restaurant kısmı da var ama biz denemedik bile. Muhtemelen rezervasyonsuz yer bulmak zordur. Favorim bu balık kızartması oldu. Bu mekanı size kesinlikle tavsiye ediyorum. Sıra çabuk ilerliyor korkmayın.

IMG_4410

Sonra biraz etrafı dolaşıyoruz. Chueca denen, Puerte del Sol’ün kuzeyinde bulunan biraz bohem biraz hip mahallede dolaşıyoruz. Burası da barlar cafeler ve tapasçılarla dolu.

Chueca’nın doğusunda kalan semt Salamanca, burası da tasarım dükkanlarının sıra sıra bulunduğu Madrid’in con con mahallesi.

Madrid sokakları inanılmaz kalabalık, Bremen’den sonra ilaç gibi geldi bana. Aynen İstanbul gibi ama bence daha fazla insan sosyal burada. Bize öyle geldi ki 3 milyon Madrid’linin hiçbiri akşamları evde oturmuyor. Çoluk çocuk hepsi sokakta. Evet Madrid’de her yaşta çocuk sokakta. Kimisi pusetinde uyuyor kimisi ailesiyle yemek yiyor. Madrid çocuk dostu bir şehir diyebilir miyiz? Evet. Yalnız biz here yere yürüdük. O yüzden metrolar pusetle nasıldır o konuda bir fikrim yok ama çok sık metro durağı var.

Ertesi sabah ben sabahın köründe hortluyorum ama kızlarla evden çıkmamız 11:00’i buluyor sanırım. Civarda kahvaltıcı arıyoruz ama çoğu mekan açılmamış bile. Evin hemen yakınındaki Playa de Santa Ana’ya gidiyoruz ama tüm cafeler kapalı ya da yeni yeni açılmakta. Eve doğru dönerken sıradan bir cafe görüyoruz. Valla sıradan 🙂 bir özelliği yok yani baya sıradan 🙂 Patatesli  İspanyol omleti söylüyoruz hepimiz birer tane. Adı Tortilla de Patata. Gidip de yememek olmaz.  Ortaya da Churros (ama bunu esas yemeniz gereken yeri sonra söyleyeceğim) ve Pan Con Tomate söylüyoruz. Pan Con Tomate bir Katalan klasiği. Kızarmış ekmeğin üzerine sarımsak sürüyorsunuz, üzerine domates püresi, onun üzerine de zeytinyağı. Tabi ekşi mayalı ekmek falan girince işin içine aslında gurme lezzeti ama bizimki beyaz ekmek üzeri. Olsun o bile aşırı lezzetli. İspanya’da, Yunanistan ve İtalya’da bizim ülkemizden farklı olarak her yerde ama her yerde zeytinyağları çok güzel. Burası da bizi şaşırtmadı. Neyse sonuç olarak çok acıktığımızdan mı bilmem ama kahvaltı bize gayet lezzetli geldi.

Kahvaltıdan sonra Puerte del Sol’dan kuzeye doğru yürümeye başladık. Bizim kokoşlardan biri Celine’den çanta alacakmış Celin’i bulmaya gittik. Tax free çok fazlaymış bu arada  haberiniz olsun. Şehrin Salamanca değil ama güzel bir bölümünü görmüş olduk. Yolda gördüğüm bu dükkan bizim Yargıcı benzeri, ben beğendim. Sürekli alışveriş yaptık sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz bu arada.

IMG_4422

Neyse sadece bu dükkana bakıp biz yolumuza devam ettik. Epeyce yol yürüdük. Daha çok lokallaerin yaşam alanı olan, pek çok da güzel cafelerin bulunduğu yerlerden geçtik.

Gördüğümüz güzel cafelerden biri de El Puntal‘dı.

IMG_4427

IMG_4435

Burası da BienMesabe

IMG_4437

La Pocha ve Tapas Campanoli de Ponzano Vinos karşılıklı iki tapasçı. Öğlen birde önünde izdiham vardı neredeyse. Merkeze biraz uzak ama bence bir dahaki sefere kesin denenmeli.

IMG_4447

Neyse Celine’i bulduk, taksiyle eve döndük, bizce adam bizi dolaştırdı, sonra yürüyerek, El Retiro parkına yürümeye başladık. Hava nasıl şahaneydi anlatamam. Madrid’in çok soğuk olacağını bekledik ama hava hergün güneşli ve 17 derece civarında idi. Gündüz kazakla dolaştık.

IMG_6540

El Retiro Madrid’in ortasında kocaman bir park. Vaktiniz bolsa çok zaman geçirmek, azsa içerisinde şöyle bir gezinmek için ideal. Ben tavsiye ederim. Evropa’da yaşadğımdan alışığım tebi ben parklara 🙂 ama yine de hoşuma gitti.

IMG_6566

Madem parka geldik rahatladık, dur acık magazin yapayım. Ben Madrid’i çok beğendim. Mükemmel gibi değil olması gerektiği gibi buldum. Ne eksik ne fazla. Abartısı yok. Denizi yok evet. O belki eksik. Ama hava güzel, insanlar güzel, şehir güzel, ortam gibi ortam. Şehirleri yaşamak isteyip istemediğimize göre kategorilendirirsek eğer ben Madrid’de yaşamayı çok isterim. Zaten bence ben bir önceki hayatımda İspanyol’dum. Ait olduğum topraklara gitmişim gibi hissettim kendimi.

Mesela Madrid insanları da güzel. Adamlar yakışıklı. Kadınlar güzel. Böyle wooow gibi değil. Ama güzel. Ayrıca canlı. Kuzeyinki gibi güzel değil sadece. Gerçekler yani. Kusurlarıyla güzeller. Parisienler ünlü ama bence İspanyollar daha gerçek ve daha güzeller. Kadınların saçları genelde fönlü. Demek fön burda da ucuz diye düşündüm. Dudaklar dolgun ve kırmızı rujlu. İyi ki Mac Ruby Woo‘mu yanıma almışım 🙂 Eller pek manikürlü değil, demek manikür burda da pahalı. Kadınlar abartılı olmayan bir feminenlikte. Etek ve elbise çok giyiyorlar. Çok beğendim ben. Bence bana hitap edene stil İspanyol.

IMG_6644

Madrid’de bu tip kılıklarla dolaştım işte ben. Bihter çizmesi o yalnız belli olmuyor ama diz üstü 🙂

IMG_6583

Benim Moleskine’ime aldığım notlar ve Didem’in internetli cep telefonu ile Madrid’de çok rahat ettik. Vodafone’u varmış benden söylemesi. Parka girmeden önce yakında Vedat Milor tavsiyesi sebze ağırlıklı tapasçı Garcia de la Navarra vardı ama biz geç kahvaltı ettiğimizden öğle yemeğimiz de çok geçe kaldı. Madrid’in ritimine uyduramadık midelerimizi 🙂 Öğle yemeği genelde 16:00’te sona eriyor mekanlarda. Akşam yemeği de geç başlıyor. Gitmeden kontrol etmekte fayda var.

Neyse yine başka bir Vedat Milor tavsiyesi olan Taberna Loredo‘nun açık olduğunu görüyoruz. Gittik gitmesine, deniz mahsüllü tapasçı diye, cavaları yani İspanyol şampanyası da güzel diye epey de heveslendik ama mekan açık olsa da tapas yoktu. Sadece içki ve peynir tabağı falan alabiliyorduk. Bizse oldukça aç olduğumuzdan garsondan başka bir tavsiye aldık. Şansımıza hemen arka sokaktaymış da daha fazla yürümeden mekana ulaştık. Karşınızda Carlos Tartiere Sidreria Restaurante.

IMG_6672

İçerideki tek turist bizdik. Lokallerle tıklım tıkış dolu. Çoluk çombalak Madridliler yine alemlerde. Yalnız dikkatimi çekiyor Madrid’li erkekler de Türk erkekleri gibi çocukla fazla ilgilenmiyor. Çocuk hep kadınların kucağında. Almanya’da sosyal ortamlarda babaların çocuklarla ilgilenmesine çok alışmışım sanırım gözüm bu durumu yadırgadı. Ama Madrid’li çocuklar da Alman çocuklar gibi insan görünce şımaran cinsten değil.

IMG_6655

Bu gördüğünüz tunalı pide gibi bir şey. Adını hatırlayamıyorum maalesef. Beğendik ama esas bunun mürekkep balıklısı tek kelimeyle nefisti. Giderseniz bundan değil mürekkep balıklısından alın.

IMG_6663

İşte bu ıspanak gibi görünen de mürekkep balıklı. Biz hızımızı alamayıp ikincisini de söyledik.

IMG_6656

Bu da tuna balıklı falan bir şeydi ama fazla aklımda kalan bir lezzet olmadı.

IMG_6659

Bütün camlar vitray kaplıydı.

IMG_6662

Bak bu kalamalarla var ya gerçek bir lezzet şöleni. Gidin yiyin sonra Zeynep Allah razı olsun bacım demeyi unutmayın.

IMG_6664

İspanyolların chorizzolu, yani İspanyol sucuğu gibi bir şey, kuru fasülyesi meşhur. Mekan da kuru fasülye dolu olunca biz de kusur kalmayalım dedik ama keşke kalsaymışız. Bir Türk’ün gidip de oralarda kuru fasülye yemesine hiç gerek yokmuş. Bilmiyorum siz yine de kendi tecrübenizi edinin tabi de biz üçümüz de hiç beğenmedik ve yiyemedik.

IMG_6666

Bu da Didem’in minimalist tabağı 🙂

IMG_6654

Yemeğin yanında Sidra içtik. O da meraktan. Yer beklerken, Madrid’de sıra beklediğiniz lokasyonlar güzel demiş miydim, garson böyle havadan törensel servis ediyordu, her masada da bir şişe vardı, Harik de güzel deyince ondan da kusur kalmadık elbette ama bundan da kalsak olurmuş. Elma şarabı ama bence sirke bu şarap falan değil. Valla zordan içtik, niye zordan içtiysek artık boğazımızdan dökeceklerdi sanki içmesek.

IMG_0719

İşte böyle de tatlı bir yer kendisi. El Retiro Parkın arka tarafında. Oraya gittiğiniz bir gün vakit ayırabilirseniz gidin. Üstelik diğer restaurantlar gibi saatli de çalışmıyorlar. Bu da önemli bir avantaj.

IMG_6668

Yemeğin sonunda da bu likörleri ikram ettiler de sirkeden sonra ağzımız tatlandı biraz.

Şimdi istikamet parkın içerisinden gerisin geri yürüyerek Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía’ya gitmek.

IMG_6673

Şimdi burda önemli bir ara bilgi vereceğim. Madrid’de müze çok da zaman az olunca görülecek üç önemli sanat müzesi var. .Haritada baktığınızda El Retiro Park’ın solunca üçü de alt alta dizili. En üstte El Museo de arte Thyssen-Bornemisza var. Parka girerken görmüştük bu müzeyi. Biz bu müzeyi gezmemeye karar vermiştik ama geçici Kandinsky sergisini görüncü ertesi sabah yine erken kalkarsam bu müzeyi gelip gezmeye karar vermiştim kahvaltıya kadar (gidemedi).

Onun alt tarafında Prado Museum var ki ona ertesi gün gitmeye karar verdik. En alttaki  Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía’ya gideceğiz biz şimdi.

IMG_6674

Bu üç müzenin girişinde de sıra var. Roma gibi Madrid Card da ücretsiz giriş sağlıyor. Sıradan da yırtıyorsunuz. İnternetten alabilirsiniz. Biz çakal olduğumuzdan almadık. Bu müzeler akşam 17:00-18:00 civarı iki saat ücretsiz oluyor 🙂 Hangisi hangi saatteydi unuttum ama web sitelerinden bulabilir ya da Madridlilere sorabilirsiniz. Biraz sıra oluyor yine ama çok çabuk ilerliyor. Sakın sırayı görüp korkmayın. Reina Müzesi güncel ve modern sanat eserlerini içeriyor genelde. Dali, ve en önemlisi Picasso’nun Guernica’sı burada.

Hayatımda bir kez Pera Müzesindeki Frida sergisini gezerken tablolar karşısında ağladım. Bir de Guernica. İlk defa bir sanat eseriyle baş başa kalıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Şurda anlattığım kitabı okuduğumdan beri Guernica’yı görmeyi çok istiyordum. Yasımı Tutacaksın kitabı da beni çok ama çok etkilemişti zaten. O yüzden belki de, belki de ben Guernica’da öldüm. Bilmiyorum.

IMG_6683

Çıkışta müzenin dükkanında biraz alışveriş yapıyoruz, ben elbette ki Veruş’a oyuncak kitap vs alıyorum sonra otele doğru yürümeye başlıyor ve yolda gözümüze güzel bir yer kestirirsek oturmaya karar veriyoruz ve birden kendimizi sabahki Playa de Santa Ana’da buluyoruz. Golfo de Bizkaia‘ya oturuyoruz.

IMG_4454

Bakın demek Madridliler formlarını içki içerken pedal çevirmeye borçlular 🙂

IMG_6678

Ne birası bu bilmiyorum ama çok güzel.

IMG_6685

Tinto de Veranasız geceyi bitiremezdik elbette.

Vallahi şu yazıyı bile günlerdir bitiremedim. İkinci günümüzü artık ayrı postta yazayım ki ilk günümüz taslakta daha fazla beklemesin. Madrid maceralarımız devam edecek. Beklemede kalın bebikler, beklediğinize değecek 🙂

Önce kocaman plazalarda çalışan işkolik bir avukattım. Yüksek ökçelerim üzerinde ise tam bir “Sosyal Kelebek“. Sonra aşık oldum, Ale’ye… Evlendim… İstanbul’u bıraktım, Bremen’e taşındım. Bir de baktım “Domestik” olmuşum. Sonra ise anne… Vera’nın annesi… Şimdi yeniden hayata karışma zamanı. Ve işte karşınızdayım, iki şehirden Zeynep, anne, kadın, avukat, insan, okur yazar, öğrenmeye aç, seyahate aşık...

Yorumlar

  • aslı budak

    wowww çok cool, üç kız arkadaş madrid buluşması, biz de üç kız bebesiz İzmir de buluşacağız, heyecanlıyım çok. bi Madrid değil tabe ama, bebesiz diyorum, kulağa çok hoş geldi tekrarlayınca. Ne güzel yapmışsınız, ne iyi etmişsiniz. Bi daha biz de akıl edelim der, gözlerinizden öperim.

    | Cevapla
  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir