2 Cities 1 Woman

Kırmızı Pazartesi

Kitabını okuyalı yıllar oldu, dolayısıyla kitaba dair herşeyi detaylı hatırlayamıyordum. Ama kitabı okurkenki hislerimle filmi izlerkenki hislerim aynı oldu. En azından bunu hatırlıyorum.
Herkesin bildiği şekliyle Gabrial Garcia Marquez’in aynı adlı romanından uyarlanan filminde, işleneceğini herkesin bildiği, önlemek için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayetin öyküsü anlatılıyor.

image

Marquez çocukluğunun geçtiği kasabada belleğinde yer etmiş bir cinayeti anlatıyor.
Francesco Rosi’nin yönettiği film İspanyolca. Ben elbette altayazıyla izledim lakin şu ahir ömrüm sona ermeden İspanyolca öğrenmek en büyük dileklerimden biridir. Ama önce Almanca’mı şahane yapmam lazım. Anthony Delon, Ornella Muti ve Irene Papas da başrol oyuncuları. Ornella Muti hariç hiçbirini tanımıyordum. Hepsi yakışıklı adamlar fakat onu söyleyebilirim.
Şimdi efenim film kaç yapamı bilmiyorum ama görüntü kalitesinden de anlaşıldiğı üzere oldukca eski. O yüzden zaman zaman can sıkıcı olabiliyor. Daha doğrusu başı sıkıcı bir de görüntüler kötü olunca hay Allah nasıl sonunu getireceğiz oluyor insan fakat 10 dakika kadar sonra o bahsettiğim roman okurkenki his geliyor ve ondan sonrası zaten heyecanla izleniyor. Sonunu bildiğin bir öyküyü bile heyecanla izliyorsun. O zamanın şartlarına göre güzel kotarılmış. Ayrıca benim gibi bir latin kültürü meraklısı için Kolombiya arka fonu bile izlemek için yeterli bir sebep. Bembeyaz keten kıyafetler, iç avlulu evler, hatta avludan girilen yatak odalarının hastası oldum.
Özetle görüntü kalitesine rağmen izlenesi bir film.
O his dedim ya yukarıda ne o his bacım derseniz bakın şurada yazdığım bir alıntı var. İşte o, yüreğime çöreklenen hüzün hissini tam da olduğu gibi anlatıyor o alıntı. Hayatımda hissettiğim o hüznü Marquez´’in diger romanlarinda ve Isabel Allende romanlarında da hissediyorum. Hatta Carlos Ruiz Zafon’un muhteşem üçlüsünü (Rüzgarın Sesi, Meleğin Oyunu, Cennet Mahkumu) okurken de hissetiklerim buydu. Şu anda Pascal Mercier’in Lizbon’a Gece Treni romanını okuyorum. Onda da aynı his. Yüreğimde bu kadar yer ettiği için çok seviyorum sanırım bu tip romanları. Son bahsettiklerim için elbette ayrıntılı bir post gelecek. Hakettikleri derinliği veremiyorum yorumlarımda, biliyorum ama daha fazla sözü uzatmak haksızlık olacak gibi geliyor. Ümit ediyorum ki siz beni anladınız. Sağlıcakla kalın.

Önce kocaman plazalarda çalışan işkolik bir avukattım. Yüksek ökçelerim üzerinde ise tam bir “Sosyal Kelebek“. Sonra aşık oldum, Ale’ye… Evlendim… İstanbul’u bıraktım, Bremen’e taşındım. Bir de baktım “Domestik” olmuşum. Sonra ise anne… Vera’nın annesi… Şimdi yeniden hayata karışma zamanı. Ve işte karşınızdayım, iki şehirden Zeynep, anne, kadın, avukat, insan, okur yazar, öğrenmeye aç, seyahate aşık...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir