2 Cities 1 Woman

Kemoterapi

E. ve G. için…

 24 Temmuz 2009’da yazdığım yazıyı aynen kopyalıyorum (Tapaj hatalarını düzelttim sadece).
Geçen hafta salı Adnan Bey’in muayenehanesinde annemin kemoterapi görmesi gerekliliği bir kez daha tescillendi. Annem bir hışımla ben Edirne’de göreceğim diye kestirip attı. Ne desek ikna edemedik. İstanbul’un trafiğinden, yatağında uyumak istediğinden… Biz hem İstanbul’daki tedavinin daha iyi olacağını düşündüğümüzden, hem hep yanımızda olsun diye biraz bencillikten burada kalmasını istedik. Ama biz de daha fazla direnemedik. En nihayetinde onun nasıl mutlu ve rahat hissedeceği önemli.
Annemle babam pazartesi günü Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hakan Karagöl’den randevu aldılar ve doktora gittiler. Ve Salı günü terapinin başlayacağı bilgisini aldık.
Salı günü annem babam ve ben tekrar doktorumuza gittik, oradan ayaktan kemoterapi merkezine gittik. Karşılıklı iki büyük oda. Her odada yan yana dizilmiş 20 kadar büyük sandalye/koltuk. Hastalar oturuyor, kollarında serumlar. Önce üzüldüm, sinirlendim, anne hadi gidelim, İstanbul’a dönelim, burda olmayalım dedim. İstemedi tabi… İlaçlarımızı aldık, hemşire bizi oturttu, annemin ilaçlarını takmaya başladı. Önce, ilaç öncesi alerji olmasın diye küçük bir serumumsu sıvı verildi el üstüne batırılan iğneden. Onları takarken dedi ki yemek yemediyseniz ilaçtan sonra birşey yemeyeceksiniz hemen yiyin. İlaç alırken su içmek de yasakmış. Su içmek istediğinde aleti kapatıyorlar, suyu içiyor sonra da açıyorlar. Babam bize sandviç almaya gitti. o sırada hemşire bize dedi ki, bizim merkezimiz çok güzeldir, çok keyiflidir. Ama buranın içinde hissetmelisiniz kendinizi. Hissettik. Ne dediğini anlamadığımız hemşireyi 5 dk sonra sessizce anladık. Hiç konuşmadan, birbirimizi onaylamadan hasta annem ve refakatçisi ben ayaktan kemoterapi merkezinin içinde hissettik kendimizi.
Festival filmlerine konu olabilecek bir sahne düşünün. binlerce öykü, binlerce film çıkarabilecek bir mekandan bahsediyorum. Onlarca sandalye, işi bitip kalkan hastalar, yerlerine yeni gelen hastalar… İlk 5 dakika ortama yüzeysel bakınca insan sadece kendini özel hissediyor. Hep öyledir ya zaten. İnsanların gözlerinin içine bakmadan, bir diyalog kurmadan insan olduklarını anlayamayız ya. Onlar bizim için şehri kalabalıklaştıran, yürümeyi zorlaştıran, otobüste onların yüzünden oturamadığımız, kuyrukta beklemekten canımızı sıkan, yanımıza oturup auramızı daraltan insancıklardır. Önümüzde yavaş yavaş yürürler, sigaralarının dumanıyla, ağır parfümlerinin veya terlerinin kokularıyla, yüksek sesleriyle bizi rahatsız ederler. Oysa ki bir kez gözlerine baktığımızda, ya da iki çift laf ettiğimizde utanırız bu düşündüklerimizden. Onların da bizden farklı olmadığını, aynı bizim gibi korkuları olan, içinde boşluk hisseden, sevinen, üzülen insanlar olduklarını, onların da en az bizim kadar özel olduklarını, sevdiklerini, sevildiklerini anlarız.
Konuyu dağıttım ama demeye çalıştığım o ki biz oraya ait olduk. Orası da bize. Psikoloji eğitimi almış gibi tatlı hemşirelerimiz, ortak nokta olması açısından açık olduğunu düşündüğüm NTV’yi gösteren iki adet plazma televizyonumuz, lavobomuz, tıbbi atık çöplerimiz, yatarak alması gerekenler için ayrılmış 2 ayrı perdeli ve yataklı kemoterapi ünitesi, doktor odası, hemşire bankosu, kemorterapi gören hastalar, ben ve annem 4-5 saatimizi geçirdik orada. Yanımda kitabım olmasına rağmen kitap bile okumadım. Canım sıkılmadı, yorulmadım. Annemleydim. Yanında çocuğu olmayan yalnız annelerleydim. Herkes en çok saç dökülmesinden endişeleniyor. Yanımızda oturan akciğer kanseri Uzunköprülü amca ve masmavi gözlü eşi kalkıp gidiyorlar. yerine gelen Çorlu’lu bağırsak kanseri bayanın 4. kürüymüş. Saçları sadece önden seyrelmiş. Diğer yanımızdaki bayanı gösteriyor. Ona verilen kırmızı serumu gösterek, bu ilaç çok döküyor saçları diyor.
Annemin kuzeninin eşi Elif Yenge’nin komşusu geliyor en fazla 14 yaşındaki kızı ile. Hep daha kötüsü var. Ben 30 olmak üzereyim, o kızcağız daha da genç. Hepsi çok erken aslında da neyse işte… Artık yeni doğan bebeklere neden analı babalı büyüsün dendiği daha bir anlam kazanıyor. Bütün annelere nasihat etmek istiyorum. Kendinize iyi bakın lütfen.
Dünyanın durduğu nokta burası. Artık hiçbirşeyin öneminin kalmadığı yer.
Televizyonda Bioxin reklamı çıkıyor. Saç dökülmelere karşı diye… Kimse oralı olmuyor ama yine de kemoterapi odasında Bioxin reklamı çok absürd geliyor bana.
Annem diyor ki damarlarımda ateş dolaşıyor sanki. Hissediyormuş ilacı. Gerçekten zehir. Yanımızdaki Uzunköprü’lü amca tuvaletten dönerken iğnesini oynatmış, hemşire düzeltmeye çalışırken amca birşeyler söyledi hemşireye, hemşire de dedi ki, amca zehir bu dışarı akarsa derini yakar. Düşünün işte damarlarda dolaşıyor bu.
Belirtmeliyim ki, giderken eşofman gibi tuvalete gitmesi kolay kıyafetler giydirmelisiniz hastanıza. Yanınıza bol ıslak mendil, kolonya, kağıt havlu ve su almanızı tavsiye ederim.
Annemin ayaklarını kucağıma aldım, ıslak mendille sildim, masaj yaptım ona. Yanda bir bayan dedi ki şanslı anneler ilk çocuklarını kız doğururmuş. kırmızı ilacı alan bayan bu. Benim iki oğlum var, gelinlerimden isteyemem ki böyle bir şey. Annem de gururla diyor ki kendisi istedi yapmak 🙂 Bayanın işi bitmemiş olsa ona da yapardım masaj. Ne olacak ki, yıkarsın ellerini geçer. Ama ona vereceğin rahatlık sonsuz. Lüleburgaz’dan geliyormuş. Önce başka bir ilaç verilmiş. Alerji yapmış ona. Yemek yiyememiş, su içememiş. Mamalarla beslemişler hastanede. Su içemediği için böbrekleri ve karaciğeri zarar görmüş. O yüzden ilacı değiştirmişler. şimdiye kadar saçları hiç dökülmemiş, ama bu sefer döküleceğini biliyor. En çok ona üzülüyor. Zaten çirkinleştim bu tedavilerle diyor. Varisleri çoğalmış oturmaktan. Babam diyor ki annem ve kırmızı ilaç alan bayana, siz çok güzelsiniz hiç üzülmeyin, yine çıkacak saçlarınız.
Mutlu oldum ilk defa gerçekten annem için birşey yapabildim diye. Daha fazlasını yapmak istedim. Psikiyatrist bana demişti ki, insan annesinin babasının hastalığını kabul edemez, onları hep güçlü ve kendilerini koruyan kollayan olarak görmeye alıştığı için kabullenmek daha zordur. ilk defa bu bencillikten sıyrıldığımı anladım. Koşulsuz ve sonsuz sevgiyle sadece annemi düşünebildiğimi gördüm. Hiçbir bencillik içermeden…
Sonra evimize gittik. uyumuşum. Ertesi gün hasta oldum. Belki üzüntüden. Anneme olabilme ihtimali olan tüm yan etkileri hissettim. Sanki ondan çekmişim gibi hissettim. O iyi olsun, acilar bana gelsin istedim. Belki gelmiştir bilmem…
Dün gece dönene kadar kimsenin telefonlarına cevap vermedim. Kimseyle konuşmak istemedim. Aynı şeyleri defalarca herkese anlatmak istemedim. Sadece annem ve sessizlik olsun istedim. Bunu kimseyle paylaşamam çünkü. Acımı ben bilirim, ben yaşarım. Çekirdek ailemiz. Başka kimse anlayamaz. Aynı acıyı yaşamayan beni anlayamaz. Ben kardeşimi anlayabilirim. Kardeşim beni. Ben babamı da anlayamam. Bir dakika olsun kapımızdan ayrılmayan, arada gelip annemin elini tutan, 31 senelik hayat arkadaşının üzüntüsünü yaşayan babamı da biz anlayamayız. O bizi anlar ama biz onu anlayamayız. Bu işi bizzat yaşayan annemiyse hiçbirimiz anlayamayız.
O yüzden konuşmak çok anlamsız geliyor. söyleyecek birşey yok. Ben de defalarca tekrarlıyorum pozitif düşünce, moral. Ama her zaman bu kadar istikrarlı olamıyor insan. Bazen acıyı yaşamaya izin vermek de lazım. O zaman hemen moral verici boş laflar etmeye kalkışmamak lazım. Sessizliği paylaşmak, el uzatmak yeter. Sevmek sevilmek, bunu bilmek, bunu bilmeye izin vermek yeter…
Not: Eski blogum gizliydi, sadece çok az yakınım biliyordu, şimdi burda bu yazıyı yayınlarken biraz rahatsız oldum aslında, bu kadar özelimi açmak çıplak gibi hissettirdi. Ama birilerine dokunacağını biliyorum. Benimle aynı duyguları yaşayan bir kişiye bile olsa bir el verecek bu yazı, biliyorum. O yüzden de bu yazıyı burda yayınlamaya cesaret ediyorum. Sevgiyle,

Merhaba, Ben iki şehirden Zeynep. Kalbimin çeyreği 5 yıl önce ayrıldığım İstanbul'a ait. Sekizde biri büyüdüğüm Edirne'ye, geri kalanı da Vera kuşuma ve beyimle paylaştığımız evime sonra da Almanya'ya. Avukatım, Vera kuşumun anasıyım, beyimin karısıyım, büyük hayalciyim, çok gezerim, çok okurum, çok yazarım, bazen çok konuşur, bazen hiç konuşmam. Bazen şahane yazarım, bazen saçmalarım. Burası da benim her telden çaldığım kişisel günlüğüm gibi bir şey.

Yorumlar

  • Duygu

    Bana dokundun canim! Kaybettiklerimizin, annenin bizleri bir yerlerden izledigine, gordugune inanmak istiyorum.

    | Cevapla
  • Özlem Varli

    Selam..yine beni cok etkileyen bir yazi daha…bana cok dokundunuz:))20 yil oldu anneciğimi kaybedeli…beni izledigi umudumu hala kaybetmedim…37 yasindayim bu arada:)

    | Cevapla
  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir