2 Cities 1 Woman

Bir Yılbaşı Öyküsü

Vladimir Dudintsev’in Bir Yılbaşı Öyküsü’nü hediye etmişti Ali’nin anne ve babası Vera’ya. Vera’nın kütüphanesinin ilk yetişkin kitabı. Böyle deyince de porno gibi oldu değil ya çocuk kitabı değil yani manasında 🙂 Bu sabah ben okudum 🙂

Pazartesi günü kreşten Vera’nın ateşi var diye haber verdiler. O gün bugündür kuşum ateşli, öksürüyor ve burnu akıyor. Aslında şarkılar söyleyerek oynuyor, keyfi yerinde, ama hasta. Ben de oldukça yorgunum haliyle. Dün gece 04:00 suları uyandı, ben de Vera’yla misafir yatağında yattım. O uyudu ama ben uyuyamadım. Bu gibi durumlar için misafir yatağının başında bir kitap bulundururum. Bu kısacık öyküyü de bu sabah okudum.

Bu öyküde baykuşa yapılan atıfı ben duymuştum, seneler önce, Edirne’de. O yüzden bu hurafe çok ilgimi çekti. Ne olduğunu söylemiyorum çünkü önemli bir detay.

IMG_9564

1957 yılında yazılmış olan bu öykü günümüz dünyasına nasıl da uyuyor, nasıl da bizim de silkelenmemiz için bir uyarı/gaz niteliği taşıyor.

Kitaptan hoşuma giden bazı alıntılar:

”… Ya güzel giysilerin getirdiği saygınlık? İnanın ki en değerli sayılan giysilerin bile modası kalmadı artık. Maddenin peşinden giden yollara koyulmak, bugünlerde kişinin ruhsal azgelişmişliğine kanıt gösteriliyor”.

Ah keşke öyle olsaydı Dudintsev.

”… Ruhun bütün güzelliği özgür olmasındadır. Değeri orada aramak gerekir, altın ya da kadifede değil. Ruhlarını canlı tutabilmiş birçok prensesin Sindrella gibi giyinmiş olması bir rastlantı değildir. Değerli takı ve kürklerle kendini süslemiş bir insanla karşılaşırsak, üstündeki giysilerin pahasından kuşkuya düşmeyiz, ama ruh sefaletini böyle apaçık ortaya koymaktan çekinmeyen bu canavarla birarada bulunmaktan kaçınırız”.

”… Öyle sanıyorsun ki, yaşama sevinci ancak dört duvarın sağladığı gizlilik içinde kendini salıvereceğin günahlarla elde edilir ve insanlar için çalışmak toplumsal bir yükümlülüktür. … O şimdi bir çok sevinç biliyor, o da senin ağır bir yükümlülük dediğin şeydir”.

”… Uygarlık dünyası birkaç bin yıldır sürüyor. Ama insanların yaptıkları şeyler ne kadar dayanıyor? Makineler, eşya, giysiler… Yirmi, otuz yıl geçmeden dağılıp gidiyor. Peki, biz neyi koruyabildik? Yanıt çok kolay: Biz düşünceyi koruduk. Madeni işlemeyi, ilaç formüllerini, döktüğün zaman serleşen çimentoyu. Kitapları yak, zanaat sırlarını yok et ve insanların aklında tuttuklarını unutmaları için yirmi, otuz yıl bekle. İnsanlık bir kez daha taş devrinden başlayan yolun başına gelmiş olur ve değil torunun, kendi oğlun bile senin geöliğinde yarattığın şeyi toprak altından çıkartıp ona tanrının bi rmucizesi imiş gibi tapınmaya başlar”.

Zaman ve değerler üzerine bu öyküyü herkese tavsiye ederim. Vera’nın bu kitabı okuyacağı günü hevesle hayal ediyorum.

Merhaba, Ben iki şehirden Zeynep. Kalbimin çeyreği 5 yıl önce ayrıldığım İstanbul'a ait. Sekizde biri büyüdüğüm Edirne'ye, geri kalanı da Vera kuşuma ve beyimle paylaştığımız evime sonra da Almanya'ya. Avukatım, Vera kuşumun anasıyım, beyimin karısıyım, büyük hayalciyim, çok gezerim, çok okurum, çok yazarım, bazen çok konuşur, bazen hiç konuşmam. Bazen şahane yazarım, bazen saçmalarım. Burası da benim her telden çaldığım kişisel günlüğüm gibi bir şey.

Yorumlar

  • Ozkan Oktem

    Bence Zeynep’ cıgım sen cok guzel yazıyorsun. Ben senın yazılarını oku maktan keyf alıyorum. Sevgılerımle…

    | Cevapla
  • Bir Cevap Yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir